3 Mayıs 2020 Pazar

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bu yazı evden çıkmanın yasak olduğu günlerde yazıldı. Evden çıkamayınca bilgisayarın hafızasındaki yerlerde gezinmeye, onları bilgisayarın hafızasından tekrar kendi hafızama çağırmaya başladım.

Bu gezintiler esnasında Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne yaptığım ziyaretlerin fotoğraflarında turladım bir kaç sefer ve buranın hem mekansal hem de barındırdığı eserler açısından ne müthiş bir yer olduğunu hatırladım tekrar.

Bu müze gerçekten beni en etkileyen müzelerden biridir. Gerçi son zamanlarda Türkiye'de etkileyici müzeler yapılmaya başladı, Van, Urfa, Gaziantep müzeleri gibi ama yine de buranın, belki yapının kendisi de tarihi olması dolayısıyla bendeki etkisi ve yeri hala başka.

O zaman önce kısaca yapının kendisinden bahsederek başlayalım, sonrasında müzeyi size gezdireyim... Ama tabi eserlerden sadece çok çok azını burada gösterebileceğim. Hem de mekanın olumlu etkisi olmadan ve ekranın iki boyutlu yüzeyinde bu gezi biraz yavan olacak. Ankara'ya yolunuz düşerse mutlaka en azından bir yarım gününüzü ayırıp gezmelisiniz.

Bu arada müzeyi internetten gezmek de mümkün. Adresi kaynaklarda bulabilirsiniz. Ama tabi yine tekrar edeyim, orada olmanın yerini tutmaz bu gezi de.

Müze binası hakkında müzenin broşüründe şöyle kısa bir açıklama var:

"Atatürk’ün telkinleriyle merkezde bir “Eti Müzesi” kurma fikrinden hareket edilerek diğer bölgelerdeki Hitit eserleri de Ankara’ya gönderilmeye başlanınca geniş mekânlara sahip bir müze binası gerekli görülmüştür. Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han bu amaçla seçilerek onarılmaya başlanmış ve ilk defa 1943 yılında müze binası olarak kullanılmaya başlanmıştır"

Salt'ın arşivinde yapının restorasyon süreci ile ilgili güzel bir görsel arşiv de var. Daha sonra incelemeniz için adresi kaynaklar kısmına bırakarak bir kaç görseli buraya taşıyayım.

MahmutPaşa Bedesteni (altta) ve Kurşunlu Han (üstte) Salt Arşivi'nden

MahmutPaşa Bedesteni ve Kurşunlu Han vaziyet planı. Salt Arşivi'nden

Restorasyon sürecinden bir fotoğraf. Salt Arşivi'nden.

Restorasyon sürecinden bir fotoğraf. Salt Arşivi'nden.

Binanın biraz daha detaylı aktarımını DÖSİM'in sitesinden aşağıya aktarayım. Uzunca bir alıntı, eğer yapıyla ilgilenmiyorsanız atlayın:

"Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Atpazarı olarak isimlendirilen semtte, Ankara Kalesi'nin dış duvarının güneydoğusundaki yeni işlev verilerek düzenlenmiş iki Osmanlı yapısında yer alır. Bu yapılardan biri Mahmut Paşa Bedesteni, diğeri Kurşunlu Han'dır.

Bedestenin; Fatih dönemi baş vezirlerinden Mahmut Paşa tarafından 1464-1471 tarihleri arasında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Kitabesi yoktur. Kaynaklarda Ankara sof kumaşlarının buradan dağıtıldığı yazılıdır. Yapının planı klasik tiptedir. Ortada 10 kubbe ile örtülü dikdörtgen planlı kapalı mekân, karşılıklı yerleştirilen üstü beşik tonozlarla örtülü 102 dükkândan meydana gelen bir arasta ile çevrilmektedir.

Kurşunlu Han, tahrir defterlerine, sicil kayıtlarına dayanan son araştırmalara göre Fatih dönemi baş vezirlerinden Mehmet Paşa'nın İstanbul'un Üsküdar semtindeki imaretine vakıf olarak yaptırılmıştır. Kitabesi yoktur. 1946 yılındaki onarımda II. Murat'a ait sikkeler ele geçirilmiştir. Bu buluntular, hanın 15. asrın ilk yarısında var olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Han, Osmanlı Devri hanlarının tipik plan karakterinde olup ortada avlu ve revak sırası ile, bunları çeviren iki katlı odalardan oluşur. Zemin katta 28, birinci kata 30 oda yer alır. Odalar ocaklıdır. Odanın batı ve güney yönlerinde yer alan bodrum katta "L" tipinde bir ahır kısmı mevcuttur. Hanın kuzey cephesinde 11, doğu cephesinde 9 ve giriş eyvanı içerisinde karşılıklı yerleştirilen 4 dükkân yer alır. 

Hanı yaptıran Mehmet Paşa, 1467 yılında bedesteni yaptıran Mahmut Paşa'nın azlinden sonra başvezir olmuş ve 1470 yılına kadar görevde kalmıştır. Üsküdar'da cami, imaret ve medresesi olup kendisi orada gömülüdür.

Bugün müzeyi oluşturan bu iki yapı, 1881 yılındaki son yangından sonra terkedilmiştir. 

Ankara'da ilk müze, Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında kalenin Akkale olarak isimlendirilen kısmında kurulmuştur. Bu müzenin yanı sıra Augustus Mabedi ile Roma Hamamı'ndan da eser toplanmıştır. Atatürk'ün telkinleriyle merkezde bir "Eti Müzesi" kurma fikrinden hareket edilerek diğer bölgelerdeki Hitit eserleri de Ankara'ya gönderilmeye başlanınca geniş mekânlara sahip bir müze binası gerekli görülmüştür. 

O zamanki Kültür (Hars) Müdürü Hamiz Zübeyr Koşay tarafından devrin Maarif Vekili Saffet Arıkan'a metruk halde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ve Hanın onarılıp müze binası olarak kullanılması önerilmiş, bu fikir kabul edilerek 1938 yılından 1968'e kadar devam eden bir restorasyon çalışması başlatılmıştır. 

Bedestenin orta bölümünde yer alan kubbeli mekânın büyük bir kısmının onarımının 1940 yılında bitirilmesi ile eserler, Alman arkeolog H. G. Guterbock başkanlığındaki bir heyet tarafından yerleştirilmeye başlanmış, 1943 yılında binaların onarımı devam ederken, orta bölüm ziyarete açılmıştır. Bu bölümün onarım projesi Y. Mimar Macit Kural, ihale sonrası onarımı ise Y.Mimar Zühtü Bey tarafından yapılmıştır. 

1948 yılında müze idaresi Akkale'yi depo olarak bırakıp, Kurşunlu Han'ın onarımı tamamlanan dört odasından yürütülmüştür. Kubbeli mekân çevresindeki arastanın restorasyon ve teşhir projeleri Anıtlar Yüksek Mimarı İhsan Kıygı tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştır. Beş dükkân orijinal halde bırakılıp, dükkân aralarındaki bölmeler kaldırılmış ve böylece, teşhir için geniş bir çevre koridoru elde edilmiştir. 

Müze yapısı 1968 yılında son şeklini almıştır. Bugün idari bina olarak kullanılan Kurşunlu Han'da araştırmacı odaları, kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş atölyeleri yer almakta, Mahmut Paşa Bedesteni ise teşhir salonu olarak kullanılmaktadır.

Bugün kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde, Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar, kronolojik bir sırayla sergilenmektedir.

Tarihi yapıları, köklü geçmişi ile bugünlere gelen Anadolu Medeniyetleri Müzesi 19 Nisan 1997 tarihinde İsviçre'nin Lozan kentinde 68 Müze arasında birinci seçilerek "Yılın Müzesi" ünvanını elde etmiştir"

Evet, anlatmakla bitmeyecek, bu harika yapı hakkındaki bilgileri burada kesip içine girelim. 

Aşağıda müzenin binlerce etkileyici eserinden bir kaç gidişimde benim dikkatimi çeken fotoğrafladığım bazı eserleri, eserler hakkında biraz bilgi ve çoğunlukla da benim uydurduğum eğlencelik spekülasyonlarımla gezeceksiniz:

ÇATALHÖYÜK EVİNİN 1:1 ÖLÇEKLİ MODELİ

Müzenin hemen girişinde Anadolu Neolitiğinin en önemli yerleşmelerinden biri olan Çatalhöyük'teki bir evin aynı boyutlardaki bir modeli ile karşılaşıyoruz. Çatalhöyük'te yerleşimin MÖ 7400-6200 arasında sürdüğü biliniyor. Neolitik dönem yaşantısına dair dünyada en çok bilginin edinilebildiği yerleşim olan Çatalhöyük hakkında hala çalışmalar ve tartışmalar devam ediyor. 

Özellikle eşitlikçi bir toplum olup olmadığı, ibadet için ayrılmış yapılara yani tapınaklara sahip olup olmadıkları ve birbirine bitişik kütlelerden oluşan istisnai kent dokusunun nedenleri hala tartışmalı...

Konutlar genelde birbirine bitişik, arada sokak bırakmaksızın inşa edildikleri için, girişleri de ev dışı hayatın sürdüğü mekanlar olan damlarda yer alır. Bu kurguyu en iyi bu müzedeki canlandırmadan algılamak mümkün. 
   

Kerpiçten olan bu evlerin yer yer yine kerpiçle sıvanmış, duvara dayalı ahşap desteklere sahip olduğu biliniyor. En öndeki dikdörtgen, koyu renkli eleman o ahşap dikme. Dam ise bugün hala birçok Anadolu köy evinde olduğu gibi ağaç gövdeleri üstüne bitkisel örtü ve onun da üstüne toprak serip sıkıştırılarak oluşturulmuş.

Çatıdaki açıklıktan girince bir merdivenle aşağı iniyoruz. Evin zemini farklı platformlardan, sekilerden oluşturulmuş. Bu sekilerin farklı işlevlere sahip olduğu düşünülür. Evin reisinin sekisi, yatma sekisi vs... gibi. Isınmak ve yemek pişirmek için ocağın ve fırının giriş açıklığının altında bulunması dumanını kolayca çıkabilmesi için.

Evlerin duvarlarına burada görüldüğü gibi boğa başlarının aplik şeklinde tutturulmasının dini bir anlamı olduğu düşünülüyor. Bu apliklerden bir çok eski çağ uygarlıkta olduğu gibi Çatalhöyükte de en kutsal hayvanların başında boğa geldiği anlaşılıyor. 

Son olarak Çatalhöyüklülerin ölülerini evlerine, sekilerin altına gömdüklerini de söyleyelim. Görselde öndeki parlak kısımda bu görülüyor. Bunun nedeni de ataların bir şekilde ev halkının manevi olarak da olsa yanında olmaya devam etmesi gibi yorumlanabilir belki.

ÇATALHÖYÜK EVLERİNDEN DUVAR RESİM VE RÖLYEF ÖRNEKLERİ

Tarihin bilinen ilk duvar resmi hatta belki de ilk kent planı ile karşı karşıyasınız şu an. (Çatalhöyük, MÖ 6. binyıl):


Çatalhöyük evlerinden birinin (veya bir tapınağın, bu mesele biraz tartışmalı) duvarında bulunan bu çizim aksi görüşler olsa da bir çok tarihçi ve arkeoloğa göre aşağıda Çatalhöyük evlerini, yukarıda ise  volkanik Hasan Dağı'nı gösteriyor. Dağ tam olarak lav püskürtürken temsil edilmiş ve Hasan Dağı'nın Çatalhöyük yerleşiminde hayat varken aktif olduğu da biliniyor. 

Ancak bazı uzmanlar ise bu desenin bir leopar derisine gönderme yapabileceğini öne sürüyorlar. 

Çatalhöyük hakkındaki en güncel ve güvenilir bilgileri uzun süre kazıyı yürüten Ian Hodder'ın Çatalhöyük, Leoparın Öyküsü isimli kitabında bulabilirsiniz.


Yine MÖ 6. binyıla tarihlenen, Çatalhöyük evlerinden istisnai nitelikte bir rölyefle karşı karşıyayız. Leoparların Çatalhöyük'te boğa gibi önemli ve kutsal değer atfedilmiş hayvanlar olduğu anlaşılıyor. Biliyorsunuz, eski çağlarda Anadolu'nun flora ve faunası şimdikine göre çok daha zengin. Dolayısıyla bugün çok kısıtlı sayıda ve nadir alanlarda görülebilen bir çok hayvanın bazı türleri Anadolu'da da yaşıyor. Leopar gibi.

Özellikle desenli derili, böyle leoparınki gibi puantiyeli kürklü hayvanlar her zaman ilkel toplulukların dikkatini çekmiştir. Bu desenin hayvanın gücüyle ilgili olduğunu düşünüyorlar sanırım. Bu nedenle ilkel toplumlardaki şefler, büyücüler vs... bu hayvanların kürküne bürünür veya onların kürk desenlerine benzer dövmeler yaparlar vücutlarına. Burada da özellikle bu puantiyeli kürkün boyayla vurgulandığını görüyoruz.

   ANATANRIÇA KÜLTÜ

Şimdi Anatanrıça kültü ile ilgili heykelciklere bakacağız. Onun için öncesinde biraz bu inanışın temellerini konuşmamız lazım.

İlkel toplumlarda modern toplumların tersine kadının erkeğe göre daha üst konuma sahip olduğuna dair bir çok arkeolojik göstergeler vardır. Açıkçası bu konuda tam bir uzlaşı olmamakla birlikte özellikle Neolotik öncesi toplumların Anaerkil oldukları genel kabul görür. Bunun nedenleri bilinmemektedir. Tabi yazı olmadığı için o toplumların düşüncelerini doğrudan ulaşmak mümkün değildir, ancak geride bıraktıkları eserlerden, izlerden düşüncelerini anlamaya çalışırız ki doğal olarak bu da hiç bir zaman %100 kesinliklerle konuşmamak gerekliliğini beraberinde getirir.

Kadının niçin erken toplumlarda daha üst konumda olduklarına dair yorumlardan bir kaç tanesini özetleyelim:

1- Erken dönem toplumlarında, özellikle avcı-toplayıcı gruplarda nüfus çok önemliydi. Tehlikelerle dolu dünya ve sağaltım metodlarının bilinmemesi nedeni ile yaş ortalaması çok düşüktü. Yani 30-35 yaşındaki bireyler kabilenin yaşlı ulu bilgeleri filan muamelesi görüyordu. Yaş ortalaması 20-30'u pek geçmiyordu. Dolayısıyla ÜREMEK çok çok önemli idi ve bu meziyete de sadece kadınlar sahipti. Erkeğin üremedeki rolü tam bilinmediği için kadınların belli zamanlarda kendi yetenekleri ile üredikleri düşünülüyordu ve bu nedenle kadın sosyal hiyerarşide yukarıda idi.

2- Doğa ile savaş halinde olan erkeğin tersine kadın gizemli bir biçimde doğa ile uyumlu isi. Aynı ayın döngüsü gibi doğal bir döngüye sahipti ve bu doğal döngü içerisinde regl oluyordu. Dolayısıyla bu dönemlerden başlayarak AY her zaman dişil olarak değerlendirilmiştir. Panteonlarda AY her zaman tanrıçalarla temsil edilmiştir. Doğayla ve ayla arasındaki bu gizemli bağlantı da kadını erken toplumlarda özel kılıyordu.

Dolayısıyla erken dönem topluluklarında kadının sosyal hiyerarşideki üstün konumu bu toplulukların panteonlarına da yansıyor ve en kudretli dini figür ANATANRIÇA oluyordu. Bu inanışın yerini ne zaman erkek tanrıların en üstte olduğu panteonlara bıraktığı, bu dönüşümün toplumda anaerkilliğin yerini ataerkilliğe bırakması ile ilgisi ve bunun tarım ve kentleşme ile korelasyonu hala tarihçiler arasında en verimli tartışma alanlarından birini oluşturur.

Bildiğimiz o ki, Anadolu, ANATANRIÇA kültünün en güçlü olduğu coğrafyalardan biri idi ve bu inanış diğer bir çok uygarlığın "Baba Tanrı" inancına geçtiği zamanlarda bile varlığını sürdürdü.

Hatta bazı tarihçiler Anadolu'da tarih boyunca  tanrıça kültlerinin tanrı kültlerinden daha fazla olmasını bu kökleşmiş Anatanrıca kültüne bağlar.

Neyse, müzeye dönelim... Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde Anatanrıça kültüne dair farklı zamanlardan müthiş temsillere rastlayabilirsiniz. İşte bir kaç örnek (MÖ 3000-25000ler):


Bu "keman biçimindeki" taşların erken dönem Anatanrıça temsilleri olduğu düşünülür. Harika bir stilizasyon. Bir Güzel Sanatlar veya Mimarlık fakültesinde Temel Tasarım dersinde "kadını soyutlayın" diye bir ödev verilmiş ve onun teslimlerine bakıyoruz sanki... :)) Bu figürinlerin boyalı olabileceklerine, bazı organların boyayla belli edilmiş olabilecğine dair iddialar da var ama kesin değil sanırım.

Bu arada bu dönem kadın temsillerinde memelerin dolgun ama özellikle kalçaların çok geniş olması her zaman dikkat çeker. Bunun yukarıda bahsettiğimiz gibi kabile için yaşamsal önemi olan DOĞURGANLIĞIN bir temsili olduğu düşünülür.

Zaten günümüzün dayattığı sıfır beden güzellik anlayışı biliyorsunuz çok yeni bir durum. İnsanlık tarihinin çok büyük bir bölümünde kadınlar için kilolu olmak (tabi abartmamak şartıyla, balık etli diyelim) bir sağlık, güçlülük ve güzellik göstergesi idi. Atalarımızın "Bir dirhem et bin ayıp örter" lafı boşuna söylenmemiş...

Gelelim dünya heykel tarihinin en özel örneklerinden birine, OTURAN TANRIÇA (Pimiş Toprak, Çatalhöyük, MÖ 5750 civarı):


Anatanrıçamızın yine memeleri ve kalçasının maşallahı var. Dediğimiz gibi bunlar doğurganlığın temsili. Tahtında oturuyor ve kollarını tahtının iki yanındaki leopar veya aslana benzeyen hayvana dayamış. Erken dönemlerde Anatanrıça aynı zamanda DOĞAANA idi. Yani doğaya dolayısıyla hayvanlara da hükmediyordu. Bu nedenle çoğu zaman böyle aslanlara veya diğer vahşi hayvanlara hükmeder halde temsil edilirdi kendisi.

Bu arada bir parantez açalım. İlkel toplumlarda Tanrı, "korkulana hükmeden"dir. Yani vahşi hayvanlardan korkarsınız ve onlara hükmeden bir tanrı yaratırsınız. Ona kurban sunarsınız, onu mutlu edersiniz, böylece vahşi hayvanların size saldırmayacağına inanırsınız. Zeus'un yıldırımlara, doğa olaylarına, Poseidon'un depreme, denizlere, Apollon'un örneğin güneşe, veba gibi bulaşıcı hastalıklara vs... hükmetmesi bundandır. Parantezi kapayalım.

Bu arada Anatanrıça'nın bacakları arasında çocuk başına benzer bir küre bulunması onun doğum yaptığı ya da daha doğrusu doğurganlığı temsil ettiği biçiminde yorumlanır.

Diğer metalden kadın figürinleri (Soldaki: Hasanoğlan, MÖ 3. binyılın sonları, Sağdaki: Horoztepe, MÖ 3. binyılın sonları) :


Bunlar tabi malzemeleri dolayısıyla metal çağlarına, yani önceki heykellerden daha sonraki dönemlere tarihleniyor. Bunların Anatanrıça temsili olup olmadıkları konusunda bir bilgi yok. Vücut oranları öncekine göre farklılaşmış, sıkı bir diyet yaparak basenlerden kurtulmuşlar gibi görünüyorlar. Yani biraz daha bilimsel ifade edecek olursak ilk heykeldeki yoğun stilizasyonun yerini burada gerçekçiliğe yaklaşan bir tavır almış.

Ama aslında söylenenler daha doğrusu temsil edilenler hala aynı. İlk heykelcikteki figürün cinsel organının vurgulanması ve ikincisinin kucağında bir çocuğu emzirir pozisyonda tutması yine topluluğun geleceğini garantiye alınmasının ifadesi. Yani kadın doğurur ve besler, büyütür diyorlar.

Galiba bu heykelleri yaparak tanrıçaya "Kadınlarımızın doğurganlığını arttır" mesajı veriliyordu. "Arttır ki yok olmayalım". Gördüğünüz gibi "varoluş" Sartre'dan çok önce de insanların düşünce dünyasının en ön sırasındaki kavramlardan biri.

Bu Anatanrıça kültünün/figürünün geç dönemlerde Yunan dininin hakim olması ile Yunan tanrıçalarına dönüşmesi izlemesi çok güzel bir süreçtir. Beni bu açıdan en çok etkileyen heykel EPHESOS ARTEMİSİ'dir. Şüphesiz o ünlü heykeli bilirsiniz. Şimdi buraya koymayacağım resmini, çünkü Ankara'daki müzede yok. Onu görmek için mutlaka Selçuk'taki müzeye gitmelisiniz. Başarılı sergilemesinin de katkısı ile gördüğüm en etkileyici tanrıçalardan biridir Ephesos Artemis'i. Ve Yunan Artemislerine hiç ama hiç benzemez.

Olağanüstü başlığı ve kutsal hayvanları ile bezeli elbisesinin yanısıra göğsündeki kimine göre boğa/koç testisini, kimine göre memeyi, kimine göre ise yumurtaları temsil eden, yani ne olursa olun doğurganlığa gönderme yapan bezemeleri ile aklımıza kazınmıştır. Yunan geleneğinde Artemis bunların hiç biri ile ilgili değildir oysaki. Bırakın üremeyi, evlenmeyi bile düşünmez. Ara sıra Bafa Gölü yakınlarında bir mağarada sonsuz uykuya yatırdığı Endymion'u ziyaret edip onla kırıştırır sadece. Dolayısıyla bu heykel aslında Artemis'ten ziyade bir ANATANRIÇA heykelidir bence.   

Buyrun, bu da çok daha geç zamanlardan, Yunan panteonunun Anadolu'da hakim olduğu ama Frigler gibi uzun süredir Anadolu'da bulunan ve onun geleneklerini benimseyen hakların terk etmediği Anatanrıça kültünün Yunan dini ile uzlaştırılma çalışmalarının bir diğer örneği (Frigya, MÖ 9-6 yüzyıllar arası):



Bir yapının nişine yerleştirilmiş bu Anatanrıça heykelinin iki yanındaki figürlerden biri lir, diğeri flüt çalıyor.

Bu tanrıçaya Frigler ana anlamıda "Mater" derlerdi. Sözcük tanıdık geldi di mi... Çağdaş dillerdeki Mother, Mutter vs... E abi diyoruz, bunlar akraba zaten. Hepsi Hint-Avrupa dil ailesinden geliyor. E biz? Biz Ural-Altay dil ailesindeniz. Böyle bağrımızdan koparak ANA diyoruz biz. :)

GÜNEŞ KURSLARI


Dünyada en estetik bulduğum objeler sıralamasında kesinlikle ilk 10'a girecekler arasındadır GÜNEŞ KURSLARI. Diğerleri arasından ilk aklıma gelenlerden ikisi Formula 1 arabaları ve savaş uçakları... :)



Tunç ve MÖ 2500-2250 arasına tarihlenen bu örnekler yanlış hatırlamıyorsam Hititler'e aitti. Yahu bu kadar güzel olunur mu. Oranlar, dokular, renkler... Olağanüstü.

Neyse efendim, gelelim bunların yapılma amaçlarına. O zamanların dini törenleri için yapılıyorlar aslında. Altlarında uzunca bir sopaya geçirilmek üzere bir oluk oluyor genelde. Dini törenlerde kortej yürürken en baştakiler ucunda bunların geçirildiği uzun sopaları taşıyorlar. Ya işte 19 Mayıs Töreninde önde bayrak tutanlar gibi. Hatta sağdakine dikkatli bakarsanız sallandıkça çan çun ötsün diye bazı halkaların da takıldığını görebilirsiniz. Ya onlar bile dengeli ve güzel durmuş. Yeter yaa...

İNANDIK VAZOSU

Yok, adı "hee he inandık" anlamında değil, bulunduğu yer Çankırı'nın İnandık Köyü olduğu için öyle. MÖ 17. yüzyıla tarihlenen ve Hitit dönemine ait olan bu eser bu müzenin en müthiş eserlerinden biri bence. Bırakın MÖ 1600'leri, Antik Yunan döneminden bile bu kadar güzel bezemeli ve neredeyse eksiksiz seramik eserlere nadiren rastlanır.

Bu eserin özelliğini şöyle açıklamaya çalışayım, Anadolu'da bunlar yapılırken, anlı şanlı Yunan sanatçıları daha testilerinin üstüne zar zor düz çizgileri çizmeye çalışıyorlardı. Tamam çok gömdüm, Giritteki Minoslular filan güzel şeyler yapıyordu ama Minoslular Yunan değildi ki. O dönemlerde Yunan anakarasında doğru düzgün uygarlık denebilecek bir şey yoktu. tamam, çok gömmemişim, haketmişler.

Neyse, Anadolu şovenizmi damarımızı sakinleştirip esere dönelim. Fotoğraftan çok ölçekleyemiyosunuz belki ama oldukça yüksek, 82 cm. yüksekliğinde bir seramik kap bu. Tabi bu kadar müthiş bir eserin alelade bir kullanımı olmasını düşünmek pek mümkün değil. Olasılıkla kutsal törenlerde kullanılan, belki kutsal bir içeceğin sunulduğu bir kaptı bu.

Üstündeki figürlerinin gelişigüzel olmadığı, hepsinin birbiriyle ilişkili olduğu ve hep birlikte belki de bir evlilik törenini temsil ettiği düşünülür. Belki de bu kap evlilik törenlerinde kullanılan ve törenin içeceğinin sunulduğu bir kaptı... 

TABLETLER

Anadolu'da yazının ilk ortaya çıkışı Mezopotamya'da, Sümerler'in icadından yaklaşık 500 yıl sonra MÖ 2500 civarlarında olduğu düşünülür. Yazıyı Anadolu'ya Asurlu tacirler getirir. Hititler hemen ardından yazıyı benimser ve kendi dillerine uyarlarlar. Dolayısıyla yazıyı ilk kullanan Anadolu halkı Hititlerdir. 

O dönemlerde 2 tür yazı vardı. Harfleri oluşturan çentiklerin çiviye benzemesi nedeniyle "Çivi Yazısı" denilen tür ve resim-yazı diye Türkçeleştirebileceğimiz Hiyeroglif. (Hiyeroglif aslında Yunanca bir sözcük. Kutsal Yazı anlamına geliyor. Geç dönemlerde Yunanlılar Mısır'a gittiklerinde tapınakların duvarlarında bu resim-yazıları görüp bunlara kutsal-yazı yani Hiyeroglif adını takıyorlar)

Neyse, Hititler hem çivi yazısını hem de hiyeroglifi kullanıyorlar. Genelde üst düzey devlet işleri için çivi yazısını, daha halk için ya da gündelik hayatta hiyeroglif kullanılıyor. Ama tabi hemen hatırlamak lazım, yazı o dönemlerde günümüzdeki kadar yaygın değil. Okur-yazarlık belki %1 bile değil. Dolayısıyla okur-yazar olanlar genelde elitler. hatta bir çok uygarlıkta kraldan sonra en üst rütbeli kişi yazman ya da katip diye anılan kişi oluyor. Neyse, bu yazı konusu çok keyifli, bıraksanız sayfalarca yazarım. Onun için bırakmayalım ve tabletlere geri dönelim.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde bir çok tablet sergileniyor. Bunlardan sadece birkaç tanesini buraya taşıdım. Bunlar genelde Hitit dönemine ait tabletler. Konuları çok çeşitli. Krallar arası yazışmalar da var, evlilik belgeleri de. 


Yazının nasıl bir mucize olduğunu bırakın, bu tabletlerin dokuları beni aşırı cezbediyor. Hem kilin rengi, dokusu, biçimi hem de çivi yazısı ya da hiyeroglifin desenleri ile müthiş bir sanat eseri gibi görünüyor bunlar gözüme...

Sağ üstteki örnek de çok ilginç. Bir tableti yine kilden bir zarfın içinde görüyoruz. Zarfın üstünde de yazılar var. Sağ alttaki örnekte de aynı tablette hem çivi yazısı hem de hiyeroglif birarada kullanılmış.

KRALLARDAN GERİYE KALANLAR

Evet, çok şiirsel bir başlık oldu. Aşağıda geçmişin ünlü isimlerinden geriye kalanları görüyorsunuz. Soldaki kim bilinmiyor ama böyle altın donanımlarla gömüldüğüne göre üst düzey birisi olduğu kesin.


Sağdaki ise tanıdık. Yani bu hali pek değil ama... Midas bu, Hakkında "Eşek Kulaklı" diye dedikodu çıkarılan. Tabi burada kulağının boyutuna dair bir öngörüde bulunmak zor... Onunla ilgili uzunca bir yazı yazmıştım blogta. Kaynaklara bırakayım linkini. Midas'ın kulağının öyküsünü oradan okuyabilirsiniz.

ORTOSTATLAR GEÇİDİ

Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde özellikle Hitit dönemine tarihlenen çok sayıda ortostat, yani rölyefli yapı elemanı sergileniyor. Hepsini buraya taşımak mümkün değil, ben bir seçki yaptım. Altlarında kısa kısa notlarla paylaşıyorum. Tabi yazdıklarım şu an görsele bakarak aklıma gelenler olduğundan spekülatif olduklarını tekrar etmem gerek. Kesin, kaynaklı doğrular olarak okumayın lütfen, bende yaptıkları çağrışımlar olarak okuyun. Sonra "adam ne uydurmuş bee..." gibi yorumlar almayalım:


Burada dönenler konusunda hiç bir fikrim yok ama haşmetlerine bakılırsa herhalde bunlar tanrılar olmalı. En solda atlı bir savaş arabası ile kılıcıyla ortama dalan bir abi görülüyor. Ortada ise bir sunu kabına kutsal sıvı döken bir tanrıça soldaysa yine kılıcını kaldırmış boynuzlu hacivat şapkasıyla bir abi. Şimdi bunlar tanrılar olmayabilir. Çünkü tanrılar adak sunmaz. Bunlar acaba tanrılara adakta bulunan kral ve kraliçe olmasın? O da olabilir bak. Yalnız sağdaki kadın gibi görünüyor ama o da kesin değil. Bir rahip de olabilir. Başa dönecek olursak sadece burada bir sunu töreni olduğunu anlayabiliyoruz.

Şu boynuzlu şapka meselesine gelecek olursak... O dönemlerde en kutsal hayvanlardan olan boğa ve diğer benzeri boynuzlu hayvanlar gücü temsil ediyordu. Dolayısıyla krallar bazen böyle boynuzlu şapkalarla temsil edilebiliyor. Yani kraliçe hakkında kötü düşünmeyin hemen... 


Şu Karaip Adaları ya da Afrika dolaylarında çalınan müzik aleti neydi? Sol elindeki gibi, böyle içinde boncukların olduğu, sallanan... İşte ondan çalan bir tanrı veya tören geçişindeki bir rahip olmalı bu figür. Ama kesin konuşmayalım, ayna benzeri bir obje de olabilir elindeki. Sağ elindeki ise sanki nar gibi bir meyve olabilir. Nar eski dönemlerde verimlilik ve doğurganlık sembolü idi...


Benzer bir figür. Tine bir tanrı veya rahip olmalı. Bana sanki tanrı gibi geliyor bu figürler. Çünkü ellerinde atribüleri var. Yani ne tanrısı olduğunu belirten ipuçları. Örneğin bu sol elinde buğday başakları tutuyor. Herhalde verimlilik ve tarımla ilgili bir tanrı olmalı. Sağ elde yine nara benzeyen bir şey var. 


Bir sfenks. Ya da grifon da deniyor. Genelde Mısır'ın piramitlerini koruyan devasa boyutlardaki örneği nedeni ile meşhur olan bu mitolojik yaratık bir çok eski çağ toplumunun dininde ve sanatında bulunur. Hangisi hangisinden aldı bilinmez tabi. Ama şu kesin ki Yunanlıların sfenksleri bu Yakındoğu toplumlarından (muhtemelen Mısırlılardan) almışlardır. Hatta hemen ona ünlü bir mit olan (Freud abinin kulakları çınlasın) Oedipus mitinde önemli bir rol de vermişlerdir.

Kısaca birden fazla hayvanın biraraya getirilmesinden oluşan yaratıklardır. hatta bazen başları insan başı biçiminde de olabilir. Aşağıdaki örnekte olduğu gibi. Gerçi burada sanatçı aslan kafasından da taviz vermeyip iki başlı bir sfenks yaratmış ama olsun:



Evet, tarihteki ilk çiftetelli diye kötü bir espri ile başlayabiliriz bu ortostatı yorumlamaya. Burada aslında çok ilginç, çok sık rastlanmayan bir sfenks temsili var. Bu sefer vücut insan, başlar kuş olarak ve kanatlı biçimde temsil edilmişler. Gerçi bunlara sfenks demek çok doğru da olmayabilir. Sanki Mısır'ın hayvan başlı tanrılarına da benziyorlar. Belki kuş başlı özel bir tanrı da olabilir bunlar. Tabi Hititlerle Mısırlılar yakın temas halinde. Belki onların tanrılarından kopya çekmiş olabilir Hititler.

Biliyorsunuz, tarihin bilinen ilk barış anlaşmasını da Hititlerle Mısırlılar imzalıyorlar yenişemedikleri Kadeş Savaşı sonrasında. Bugün o anlaşmanın orijinali de galiba İstanbul Arkeoloji Müzesinde idi. Bir kopyası da Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde sergilenir.


Hah, bu kolay. Sefere çıkan askerler herhalde bunlar. Yalnız figürlerde ne kadar yoğun bir Mısır etkisi var görüyor musunuz? Yüzler, etekler, ayak ve bacakların duruşları. Tabi, Hititliler muhtemelen Mısırlılardan öğreniyorlar bu işleri... Hatta Hitit kralının Mısır firavunundan doktor istediğini filan biliyoruz zamanında. Belki sanatçı da istemiştir, "gelsin de şuraları süslesin hele" diye... Olmayacak iş değil.   


Oooh... Süper ortam var. Tabi bu bir alemden değil, muhtemelen dini bir seremoniden bir görüntü. Solda gitarın atası olabilecek bir müzik aleti, ortada ise daha sonra Yunanlıların da görüp öğrendiği çifte flüt çalan figürler... En sağda da gerdan kıran hatta göbek bile atması muhtemel bir arkadaş. Aradaki ufaklık ne yapıyor anlamadım. Sanki o da bir müzik aleti çalıyor gibi. Ya da Adnan Şensesvari çamaşır yıkama figürü yapıyor da olabilir. Büyük olasılıkla bir festivalde tanrının doğumunu filan kutluyorlar.


Sanat tarihine biraz ilgi duyanlar için müthiş bir eser bu. Muhtemelen tapınağa kurban olarak kuzu veya keçi benzeri hayvanları taşıyan gençler. Şimdi işin güzel tarafı figürlerde yine bariz Mısır etkisi var. Başka bir taraftan aslında bu kompozisyonun aynısı Yunan heykel sanatının en ünlü temalarından birini oluşturur. Arkaik Yunan'da o kadar sıklıkla rastlanır ki koç taşıyan, buzağı taşıyan heykellere. Yani aslında Doğu Akdeniz havzasındaki kültürlerin akrabalıklarının çok güzel bir parçasıdır bu eser.  


Yakındoğu sanatında sıklıkla rastladığımız bir kompozisyon... Atlı savaş arabasında savaşan kral ve "tepelediği" düşmanları. Atlı arabalar o zamanın en gelişmiş savaş arabalarından biri. Dolayısıyla krallar genelde o arabalarla katılıyorlar savaşa. Gerçi savaş meydanına inip böyle millete kafa göz girdiklerini zannetmiyorum, muhtemelen bir tepeden izleyip komutanlarını gönderiyorlardı savaş alanına ama tabi sanatta öyle gösterilmez. Kral bindiği gibi arabasına, çeker oklarını, alnının ortasından mıhlar düşmanlarını... Yerseniz.

Burada bir şeyden daha bahsedelim, bu kompozisyon savaşlarda olduğu kadar av sahnelerinde de kullanılır. Atların altında debelenen bir adam görürseniz savaş, debelenen bir aslansa av sahnesi anlamına gelir. Ve tabii ki düşmanlar bir alçaltma göstergesi olarak kısa boylu, ufak tefek çizilir. Dikkat ederseniz kral da arabayı sürenden 2-3 santim daha uzun. O zamanların sanatlarında figürlerin büyüklüğü sosyal hiyerarşideki konumlarını da belirten bir gösterge aslında. Yani kral tıfıl bir şey de olsa temsillerde babayiğit gösterilmek zorunda. Tabi en büyük figürlerse tanrı ve tanrıçalar.

Bu arada kral kral dedik durduk da emin değilim, kral olmayabilir, soylu bir savaşçı da olabilir arabadaki...


Ya bu aslanlı ortostatı şundan koydum, görür görmez aklıma Birgi Ulucami'nin köşesinden dışarı taşan aslan figürü geldi. Çok acaip bir tesadüf. Ama tabi sadece tesadüf. Ne o Birgi'deki taşı yontan Yunanlı sanatçının, ne onu alıp devşirme malzeme olarak cami duvarında kullanan Beylikler Dönemi ustasının Hititler ve Hitit sanatından haberdar olması mümkün değil... :)


Evet, gezimizi bu güzel ortostatla sona erdirelim. Yorulduk artık. Yakındoğu sanatında vahşi hayvana ayakta binen birini görürseniz onun tanrı olduğunu anlarsınız. Tanrı bu tabi "insan gibi" ata eşeğe normal yoldan binecek değil, aslana kaplana ayakta biniyorlar. Burada da simetrik iki tanrı ellerinde bitkisel bir şeylerle muhtemelen bir ritüel esnasında görülüyorlar. Sanki arka planda bir kent suru var ve surları dayanıklı olmaları için kutsuyorlar gibi... 

Bir dakka, en sevdiğim parçalardan birini unuttum. Onu da koyayım. Çok fazla konuşmayacağım üstüne. Yanlış hatırlamıyorsam bir Urartu kazanı idi. Sadece çok çok çok güzel olduğunu söyleyip bitireyim:




KAYNAKLAR




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder